Kültür ve Kimlik
Bir milletin kimliği, yalnızca nüfus kayıtlarında yazmaz; türküsünde, taşında, sokağında ve hatırasında yaşar. Kültür; geçmişten devralınan bir emanet, geleceğe bırakılacak en kıymetli mirastır.
Kimlik dediğimiz şey, köksüz bir aidiyet değildir. Toprağın kokusunu bilen, geçmişini tanıyan ve değerlerini sahiplenen bir bilinçtir. Şehirler de insanlar gibidir; hafızası olan şehirler güçlü olur. Hafızasını yitirenler ise yönünü kaybeder.
Bir festival, bir gelenek, bir yerel sanat etkinliği… Bunlar sadece takvimde yer kaplayan organizasyonlar değildir. Her biri, kültürel sürekliliğin bir halkasıdır. Çünkü kültür; tekrar edilerek, yaşatılarak ve aktarılıp korunarak ayakta kalır.
Bugün hızla değişen dünyada kimlikler de dönüşüm baskısı altındadır. Küresel rüzgârlar, yerel değerleri silikleştirmeye çalışırken; asıl yapılması gereken, kökleri inkâr etmek değil, onları güçlendirmektir. Modernleşmek, geçmişi yok saymak değildir. Aksine; geçmişten aldığı sağlam temelle geleceğe yürümektir.
Yerel kültür; bir şehrin ruhudur. Mutfağından müziğine, mimarisinden anlatılarına kadar her unsur, o kimliğin parçasıdır. Bu değerler korunmadığında yalnızca bir gelenek değil, bir hafıza da kaybolur.
Kültür ve kimlik meselesi, nostaljik bir hatıra arayışı değildir. Bu mesele; özgüvenli bir toplum olabilmenin temelidir. Kendi değerini bilmeyen bir toplum, başkasının gölgesinde yaşar. Kendi kültürüne sahip çıkan bir toplum ise üretir, büyür ve geleceğe güvenle bakar.
Unutulmamalıdır ki;
Kültürünü koruyan milletler ayakta kalır.
Kimliğini bilen toplumlar yönünü kaybetmez.
Ve şehirler, ancak sahip çıkıldığında şehir kalır.
